Doğmamış Çocuğa Mektup

(Oriana Fallaci’nin Doğmamış Çocuğa Mektup kitabından bir alıntı)

Birçok babanın korkusu oğlunun motosiklete binmesidir. Ölümden ve başka her türlü tehlikeli durumun çocuklarının başına gelmesinden korkarlar.

Benim senin başına gelmesinden en çok korktuğum şey ise hayatın zevklerini almadan yaşayan bir eğreltiotu olmandır. Eğer yapmak istediğin şey orada duruyorsa ve aranızda bir tehlike dikilmişse, senin yapman gereken o tehlikeyi bertaraf edip, istediğin şeye ulaşmaktır.

İşte bunu yapamazsan hayatın ancak bir eğreltiotununki kadar heyecanlı olabilir.

Motosiklete bin oğlum, ama dikkat et, motosiklet tehlikelidir.

O tehlikenin üzerine aptal gibi gitme. Unutma Sun Tzu der ki; “kötü komutanlar önce savaşa girer, sonra nasıl kazanacağını düşünürler; iyi komutanlar önce nasıl kazanacağını bulmadan savaşa girmezler”.

Önce viraja girip de sonra nasıl çıkacağını düşünen aptallardan olma.

Tehlikeleri en küçüğüne kadar bertaraf et. Hep tam koruma kullan, bakımsız motorla yola çıkma, alkollü ya da yorgun binme, kafan bozukken taksi tut, bilmediğin yolda risk alma, diğer araç sürücülerinden köşe bucak kaç.

Tehlikeleri nasıl dibine kadar bertaraf edeceğini bilemiyorsan sakın motosiklete binme, çünkü o zaman bu işi beceremezsin demektir.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet aşktır.

Sadece kızlardan bahsetmiyorum, motosiklet macerası yaşam aşkıyla doludur. Güneşi batıracağın yeri bilmek, üzerinde yaşadığın toprakları karışı karışına gezmek, her yaş ve meslekten insanla yolunu paylaşmak ve bindiğin makinenin üzerinde sanki çığlık atarmış gibi kopup gitmek, hayatı dibine kadar yaşamak, ancak bu araçla mümkündür.

Motosiklet macerasının içinde yaşam aşkı olmayan insanların tek yaptığı ise teknik detayları birbirlerine anlatarak kocaman, yararlı ama sıkıcı bir ansiklopediyi yaşayıp gitmektir.

Aşkın ucunu bırakma, heyecanlı ve renkli ol, sıkıcı olma. Sıkıcı olacaksan arabaya binip, hafta sonları futbol, akşamları ana haber seyrederek yaşayabilirsin, motosiklete ihtiyacın yok.

Günü yakalamayı bil oğlum, motosiklet senin yaşama enstrümanındır.

Kızlardan bahsetmiyorum dediysem, o kadar da demedim tabi. Hani bazen pembe bir vespa üzerinde pembe kaskla kuğu gibi giden pembe pantolonlu bir kız görürsün ya? Git yanaş, merhaba de ona. Orta parmağı gösterirse, kıza efendi gibi bir selam çakıp gazla bana gel, ensene bir tane patlatayım, sonra bira içmeye gideriz. Hayatı böyle yaşayacaksın işte, öküz gibi, ödlek gibi değil. Hem efendiliğini bozmayacaksın, hem de çılgınlığını koruyacaksın.

Ha hoşlandığın bir kız mı buldun? At motorunun arkasına, Datça’ya götür onu, Knidos’un sularıyla yıka. Can Yücel’in en sevdiğin şiirlerini okurken batan güneşi izlet ona, Domuzbükü’nde yıldızları ört üstüne uyusun. Sonra bu macera için bana teşekkür edeceksin.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet isyandır.

İnsanlık tarihi popüler kültürler ve onlara tepkiyle gelişen kültlerle doludur. Rock tarihi, 68 kuşağı, Avrupa bohemleri, Beatnick’ler hep aynı heyecanla tutuştular. Bugün bu ateş bir miktar sönmüş görünse de sen buna aldanma. İnsanoğlunun doğasında isyan vardır ve motosiklet bunun dışa vuruluş şekillerinin en güzellerinden biridir. Motosiklet bir ulaşım aracı değildir, bir isyan aracıdır, bunu kafandan çıkarma.

Hayatın rutinlerine dikkat et oğlum. Efendi ol ama içindeki serseriyi korumayı bil, akşam eve gelince takım elbiseni çıkarıp deri montunu giy.

Her zaman kravatın olabilir ama hiç yuların olmasın, her zaman bir patronun olabilir ama hiç efendin olmasın. Eğer seni zincirliyorlarsa o patronu, arkadaşı ya da sevgiliyi dehleyip, kravatı çöz, kol saatini fırlatıp at, gemileri yakmayı bil.

Hayatımda tanımaktan keyif aldığım insanların neredeyse hepsi, günü geldiğinde hayatında radikal değişiklikler yaparken gözünü kırpmamış insanlardır.

Ve bu insanların neredeyse hepsi motorcudur.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet dostluktur.

Bir motosiklet grubuna mutlaka gir. O motosiklet grubunun içerisindeki bir kavgaya ise asla girme. Unutma ki insanın olduğu yerde sevgi de vardır, kavga da vardır. Toplumdan soyut yaşama, yolu paylaş. Ama kimliğini de kaybetme, yolunu şaşırma. Toplumun içinde dur, ama tek başına ayakta dur, sonuçta yol yalnız senin yolundur unutma.

Herkesle konuştuğun gibi, her tip motora da bin, tutucu olma. “Chopper gitmiyor, dönmüyor” diyenleri takma, altındaki V motorun ritmiyle dans etmeden isyanın ruhunu anlayamazsın. Sıkı bir enduroyla off-road yapmadan doğaya fazla kavuşamazsın. İbrende bir kez olsun 200’leri görmeden de adrenalin seni ilk defa içki içmiş 15 yaşındaki kız gibi sarhoş eder durur. Herkesi dinle ama hiç kimseye kulak asma. Motosiklet türlerinin her biri farklı amaçlarla üretilmiştir, birini seçeceksen seç, ama hepsiyle barışık ol, hiçbirinin fanatiği olma.

Motosiklete bin oğlum, çünkü ben hep motosiklete bindim.

Ve şu hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri bu. Tek bir dakikasından bile pişman değilim ve iyi kötü her maceramın kıymetini bildim.

Hayatta öğrendiğim birçok şeyi bu iki tekerlekli cansız makineden öğrendim.

Motosikletle yaşa oğlum ve aradan yıllar geçerse ve ben motosiklete binemeyecek durumda olursam, gel bana maceralarını anlat, nereleri keşfettiğini, kimlerle hırlaştığını, kimlerle dost olduğunu, hangi şarabı kiminle içip, hangi güneşi nerede batırdığını.

Eğer ben ölmüşsem de çok önemseme. Motor üzerinde ölmüşsem neden pişman olmadığımı anlayacak tek kişi sen olacaksın. Eğer ölmemişsem şu pembeli kıza sor bakalım ablası var mı?

Sana bırakacağım en büyük miras, işte bu hayat rehberi, motosikletli hayatın ta kendisidir.

Motosiklete bin oğlum, çünkü motosiklet hayatın ta kendisidir..

Bana bir Sertifika verin, gerçekten hak ediyorum. (PV)

Ted Simon web’de yakın zamanda yayımladığı bir yazısında şöyle demiş:“Sunday Times’ın editörü Hary Evans’a dünyanın etrafında motosikletimle bir tur atmak istediğimi ilk defa söylediğimde,  aklımda olan şey, seyahatimi anlaşılır – tabiri yerindeyse, “satılabilir” kılmak için, ona anlatmaktı. Kişisel olarak, dünyanın etrafında tam bir tur atmak gibi bir amacım yoktu aslında. Elimden geldiğince etrafı görmek istiyordum tabii ki. Ancak, eğer bir kitap yazacaksam – ki bunu her zaman istemiştim – “Dünyanın etrafında” türünden bir başlık koymak önemliydi. Ve bildiğim kadarıyla da bunu ilk defa yapan ben olacaktım.

70’li yıllarından başından, O günlerden bu yana rekor kırma işi o kadar hızlı bir şekilde – rekor kırarcasına- büyüdü ki, Guinnes’e rekor yazdırmak kendi başına ir iş halini aldı. Artık herkes en kısa zamanda daha fazla yumurtayı mideye indirmek, daha fazla otobüs üzerinden atlamak, herkesten daha hızlı koşmak,  yüzmek, araba kullanmak daha uzağa zıplamak, uçmak, daha yükseğe tırmanmak ve bunu da belgelendirmek istiyor.

Seyahat ederken aklımda rekor kırmak hiç yoktu. Seyahat rotamı biraz değiştirerek, birkaç  fazla sınır daha geçerek daha fazla ülkeyi skor haneme kaydedebilirdim, ancak esas meselem bu değildi ki.”

Artık işin esası, sertifika almak oldu. Ama sadece, kaynak yapmak, bina iskelesi kurmak, kabine inşa etmek veya kek pişirmek gibi özellikli işler için değil,

Eğer aradığınız “süper zekâ sertifikası” ise (oldukça belirsiz bir kavram), Google size 0,26 saniyede üç milyon üç bin sekiz yüz sonuç getirecektir.

Bu işte aslan payı, bir beyne sahip olduğunuzu sertifikalayan IQ testlerini yapan firmaya gitmektedir (Aynı sonuçlar, biraz daha yüksek bir bedel ödeyerek, çerçeveleyebileceğiniz bir MR taramasıyla da elde edilebilir tabii ki).

IQ, Mensa ve düşünme kapasitesi ile alakalı onca ihtilafı bir yana bırakırsak, elde edeceğiniz milyonlarca arama sonucunda, “Uygulamalı Duygusal Zeka”, “Rekabetçi Zeka (İstihbarat) Sertifikası”, “Web İstihbarat Sertifikası”, “ Askeri İstihbarat Sertifikası” (online derece alınabilmekte)  Merkezi İstihbarat Ajansı sertifikası gibi (saha deneyimi şartıyla) binlerce belgenin tadını çıkarmanız pekala mümkün.

“İyi Ruh Hali Sertifikası” (üretken olma konusunda umutsuzluğa kapılmaya başlıyorum!) daha az sayıda sonuç veriyor (1.350.000) ancak bu araştırma sonucunda “Liyakat Sertifikası” , “Bütüncül Pozitif Psikoloji Sertifikası”, “Duygusal Enerji Sertifikası” gibi inciler çıkarmak da mümkün.

Herkese uygun bir sertifika mutlaka var ve onu almak için “daha hızlı, daha güçlü, daha yüksek” olmaya da gerek yok. İnternetten bir tık rahatlığında ulaşabilirsiniz ona.

“Sertifika, bir sınıflandırma/ derecelendirme ile desteklenmektedir: ya bir dizi sayı (0’dan 10’a) ya bir dizi harf (A’dan D’ye ) veya değerli metallerle (Bronzdan Altına). Politika olarak derecelendirmeyi /not vermeyi haklı göstermek için her zaman daha karmaşık sistemler düzenli bir şekilde uygulamaya konulmaktadır.

Örneğin İngiltere’de ilkokul öğrencileri, KS1 SAT için 100 standardı üzerinden notlandırılmaktadırlar.  100’lülk bir skor öğrencinin beklenen standartta çalıştığını göstermektedir. 100’ün altında bir skor, öğrencinin daha fazla desteğe ihtiyacı olduğunu belirtirken, 100’ün üzerindeki bir skor ise öğrencinin yaşından beklenilene göre daha yüksek bir seviyede çalışmakta olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilmesi mümkün olan en yüksek skor 115, en düşük skor ise 85’tir.  Karmaşık mı? Kafanız karıştı mı?

Peki, “Bir Mil Daha, İleri Sürüş Gözlem skoruna ne dersiniz? 80 negatif, 39 yeterli ve 20’de mükemmel olsun. Açıklanabilir ancak yapılacak açıklama (KS1 SAT veya Mensa IQ skorlarında olduğu gibi) not vermenin,  kıymet-tabanlı değerlendirme olarak gördüğüm sistemin izlerini (utancını) uzaklaştırmaya yetmeyecektir. Ve Simon “rekor nedir?” diye sorarken gayet nettir aslında. O, dünyanın etrafında dolaşmaya, öğrenmek, paylaşmak ve raporlamak için çıkmıştır: rekorunu kanıtlayan bir Sertifika, aklının ucundan bile geçmemiştir; ancak Jüpiter Seyahati, yarışın önde gideni, artık Guinness Rekorlar Kitabı’nda dahi yer almayan o çılgın rekor da dâhil olmak üzere “dünya çevresinde” gerçekleşen tüm seyahatlerin başlangıcı olmuştur.

“Bir kâğıt parçası” (sertifika) almak için okula ve üniversiteye başladığımız zamanlardan bu yana, kültür paylaşımına katılımın ve eğitimin kalitesi sürekli olarak kötüye gitmektedir.  İnternette yapacağınız “Online Üniversite Derecesi” araştırması, 490 milyon sonuç ile tüm rekorları kırmaktadır. Biz, bu 490 milyon içinde, “on-line kurslar/uzaktan eğitim/öğretim” konusunda,  en talepkar üniversite kadar ciddi olduğumuzu göstererek kendimizi ispatladık. Ancak, elde edilen internet arama sonuçlarının çoğunluğu sadece, “sertifika almanın kolay bir yolu” olmaktan öteye gitmemektedir.

İşte karşı karşıya olduğumuz asıl temel sorun bu: iyileştirme, bilgi için merak duyma, yaratıcılık için duyulan tutku ortadan kaybolduğunda, yerini, rakamlarla veya fikirlerle yapılan mekanik derecelendirmeler almakta: artık, kadınların ve erkeklerin güzelliğini, otellerin konforunu ve hizmetlerini, çekilen fotoğrafların hoşluğunu sayılarla ifade ediyoruz.

Daha fazla kişiyle temas kurmak, daha fazla “beğeni” almak ve ziyaretçiye sahip olmak arzusundayız: sosyal medya bir sayı oyununa ve sayılarda, öyle yavaş yavaş değil, hızlıca, herkes hakkında hüküm verebileceğimiz kriterlere; çeşitli seviyelerde standartlaşmış, istilacı ve viral, oldukça viral ölçümlere dönüşmektedir.

Bir derecenin zamanla ve durumla sınırlı olduğunu hepimiz biliriz: Tarihten “A” almış olmam, o gün, o derste iyi bir performans gösterdiğim anlamına gelir: konuyu değiştirin veya başka bir gün beni sınava alın, o zaman sonuç değişik olacaktır.

“Sertifika” almak uğruna şans oyunu oynamaktayız.

Herhangi bir “okuldan” herhangi bir “derecelendirme aşamasını” (Altın –ileri seviye, Mavi Kurdele veya 22.. her neyse) başarıyla geçen bir motosikletçiyi düşünün mesela. Sürücü, başarısını gösteren, rozet, etiket, sertifika veya diğer ne varsa başarısını gösteren bu taltif edici aracı mutlu bir şekilde sergileyecektir. Sonsuza kadar…

Ancak yapılan derecelendirme, belirli koşullar altında, belirli bir güzergâhta gerçekleştirilen belirli bir sürüşü değerlendirmektedir.

Genel yeterlilik seviyesini ortaya koymamaktadır; sadece zaman içinde belirli bir anı sabitleyerek, geçici nitelikteki bir performansı değerlendirmektedir

Eski zamanlarda, belirli bir zanaat mesleğine girmek için “tekrar eden yeterliliğin”, yani defalarca tekrarlanan iyi performans gösterme kapasitesinin değerlendirilmesi için yıllar süren çıraklık dönemi gerekirdi. Bugün, ise İngiltere’de  multi-milyoner Lord Sugar, ABD’de ise Başkan Trump’ın yerini alan Arnold Schwarzeneger çıraklara hor muamele yapmaktadırlar.

Her şeyi şimdi istediğimiz ve sürecin hemen gerçekleşmesi gerektiği için, artık “süreklilik arz eden değerlendirmelere” ayıracak zamanımız yok, “derecelendirme”,  yeterliliğin hızlı bir şekilde hizmete sunulması oldu artık.

Olumlu anlamda değişimin işaretleri ufukta görülmektedir. Üniversiteler ve okullar, notların yerine öğrenci hakkında geniş kapsamlı bilgi, zekâ ve insan kılavuzluğunun destek olduğu genel değerlendirme süreçlerini uygulamaya koymaya başlıyorlar.

Hepimiz için kendi “değerlendirme sistemlerimizi” de değiştirmenin, “beğeni” veya “beğenmeme”leri beyan etmek yerine herhangi bir alanda performansları muhakeme ederek değerlendirme yapmanın zamanı geldi artık.

Bir test yapmanın gerçekten gerekli olduğu durumlarda ise, değerlendiriciyi kesin bir pozisyon takınarak, pozisyonunu, üzerinde kafa yorulmuş olan yazılı notlarla desteklemesini gerektiren “kal ya da geç” sisteminin uygulanması daha uygun olacaktır.

Not: Lütfen bu makaleye BEŞ YILDIZ veriniz…

Bahar Sürüşü: Akıcılık sıklıktan gelir (Aerostich’ten)

“Eğer tüm yıl boyunca devamlı motosiklet kullanmıyorsanız, bilmelisiniz ki motosiklet kazaları ve yaralanmalar yılın ilk yarısında ikinci yarısına göre daha çok görülmektedir. 

Aerotish çalışanlarına ait yukarıda verdiğimiz basit uyarı, şöyle devam etmekte: 

Bunun dört esas sebebi, önem sırası olmaksızın şöyle belirtilebilir:

1. Araba sürücülerinin motosikletlerin nasıl hareket ettiğini anlamamaları ve tahmin edememeleri

2. Yollarda kıştan kalan kum ve molozların bulunması

3. Motosikletçilerin bu dönemde çok daha fazla coşkuyla motor kullanmaları

4. Motosikletçilerin yeteneklerinin biraz hamlamış olması.

BAHAR SÜRÜŞÜ İÇİN BEŞ İPUCU 

  1. PRATİK YAPIN – Dönüşler, hızlı duruşlar, engellerden kaçış vb. – sıklığın artması akıcılığın da artması demektir.
  2. YOLU TARAYIN – Durumsal farkındalığı yeniden keşfedin. İleri-uzak ve yakın ve her iki taraf nasıl daha iyi görülür. Yolda kıştan kalmış olabilecek,  kum ve moloz kalıntılarına, çukurlara ve diğer hasarlara, gölgede kalmış olabilecek buzlu alanlara dikkat edin.
  3. BASINÇ–  Tekerleklerinizdeki basınç seviyesini kontrol ederek gerekli ayarlamaları yapın. Kıştan çıkarken her zaman bir basınç kaybı görülmektedir.
  4. GÖRÜNÜR OLUN – Miyop, katatonik ve uykulu şoförlerin tekrar motosikletlilerin farkına varmaları biraz zaman alacaktır. Mümkün olduğunca görülebilir olmaya dikkat edin.
  5. KORUYUCULARINIZI TAKIN – Hesapta olmayan unsurlar ve plansız inişlere hazırlıklı olmak için gerekli koruyucularınızı takmayı unutmayınız. 

Bunlardan sonuncusuna çare bulmak kolay; Deneyimli bir motosikletçi olsanız bile, boş bir park alanında motosikletinizi basit bir şekilde kullanmak, motorunuzun yapabildiği şeyleri denemek, önümüzdeki günlerde farkına varacağınız olumlu katkılar sağlayacaktır.

Araba park yerlerini belirlemek veya diğer amaçlarla yapılan bölümlendirmeleri kullanarak hayali oyunlar kurabilirsiniz. Belirli noktalarda yavaş ve biraz daha hızlı giderken yapacağınız acil duruşları tekrarlayabilir ve ne kadar yakınında durduğunuzu görebilirsiniz. Daha sonra hızınızı biraz daha artırarak tekrar ve yine tekrar deneyebilirsiniz.

Bunları, ilk defa öğrenmiyor olacağınız için, işin püf noktası, sizi her seferinde biraz daha iyi sonuçlar almaya götürecek olan bu yapay manevra egzersizlerini sıkılmadan üstü üste tekrar edebilmek olacaktır.

Hâlihazırda “bildiğiniz” bir şeyin tekrar tekrar alıştırmasını yapmak güç olabilir. Ancak, bu, daha sonra trafikte karşı karşıya olacağınız bir durumda size önemli fayda sağlayabilecek görünürde marjinal ilerlemeler sağlayacaktır size. Eğer zamanınız varsa ve sürüşünüzü daha da ilerletmek istiyorsanız ve yakınınızda düzenlenen motosiklet sürücü kursları var ise, bunlara da katılmayı tercih edebilirsiniz.

Motosiklet kullanmanın zihinsel boyutu – Mayıs 2007 (PV grup tartışması)

Bir bahar sabahı erken saatlerde arkadaşlarımla birlikte yürüyor ve bir yandan da sohbet ediyordum: bu, yaşlanmakta olan vücutlarımıza aerobik faydalar sağlaması için yaptığımız hareketli bir yürüyüştü. Mesafe kaydettikçe, artan nefes ihtiyacımız sonucunda sohbet yavaş yavaş sona erdi. Zihin ileriki dönemde yapılacak şeylere; günlük, haftalık ve aylık planlara kaymaya başladı.

Daha sonra içimden şöyle bir ses işittim: “Artık yürüme zamanı, yürümeyi düşünsen daha iyi olacak”

Bu iç tavsiyeyi takip ederek, ayak kaslarıma, doğru hareketler yapmaya ve vücut pozisyonumu doğru şekilde tutmaya odaklandım. Hızımı arttırmaksızın, sadece yapmam gereken şeylere odaklanarak, yol arkadaşlarıma karşı hemen bir avantaj sağladığımı fark ettim. Bunun fiziksel güçle herhangi bir ilgisi yoktu: sadece odaklanmanın ve dikkatini vermenin bir sonucuydu bu. Anı yaşıyor olmanın ve aynı anda birden fazla iş yapmayı ve dikkati dağıtacak şeyleri reddetmenin bir sonucu.

Aynı kural motosiklet kullanmada da geçerlidir: hem sınıfta hem de yolda deneyimli motosikletçilerin verdiği mesaj da bu yöndedir: “Motosikletinizi doğru bir şekilde konumlandırmaya, vücudunuzu doğru şekilde tutmaya ve doğru hat üzerinde gitmeye odaklanın. Dikkatinizi dağıtacak şeylerden uzaklaşarak odaklanın ve diğer tüm düşünceleri garaj kapısında bırakın”.

Kısa bir yolculuk için bile dikkati toplamak kolay olmamaktadır. Aynı anda birden fazla şey yapmaya alışmış durumdayız ve aynı internette gezinirken kendini kaybetmek gibi, bazen zihnimiz de amaçsızca başıboş dolaşmaktadır.

Dünyanın temel problemi şu dur ki: aptallar ve fanatikler kendilerinden son derece eminken, daha akıllı insanlar kendilerinden sürekli kuşku duymaktadırlar. – Bertrant Russell

Anlık dikkat kayıpları, yapılan işe odaklanamamak bazen dramatik sonuçlar doğurabilir: çoğu durumda, birkaç saniye sonra durumu toparlamak mümkün olabilir, ancak bazı durumlarda, denge, santimetreler ve hız işin içine girince, anlık bir dikkat kaybı, özellikle ilk müdafaa hattınızın vücudunuz olduğu durumlarda ölümcül olabilir.

Biz tutkulu motosiklet sürücüleri için gerçek “ileri adım”, sıkı kontrol altında odaklanmayı sürdürebilecek bir zihinsel güce sahip olmaktır.  “An”a dikkatini vermekten, “nasıl gidiyoruz? diyerek kendi hakkında sürekli hüküm verme kapasitesi doğmakta, bundan da Hans Heinz Dilthley’in “gerçekçi öz-değerlendirme” olarak adlandırdığı durum meydana gelmektedir

İster motosiklet kullanırken ister günlük yaşamda olsun, eldeki işe odaklanmak, yetenekleri hatalı bir şekilde olduğundan daha yüksek değerlendiren “üstünlük yanılsaması”na karşı en iyi çaredir.

Dunning–Kruger sendromu, hayatlarımızı çekilmez hale getiren katlanılamaz küstah aptallar ortaya çıkarmakla kalmamakta, motosikletçilerin büyük bir kısmını da “ben her şeyi bilirim” virüsü ile olumsuz etkilemektedir.

Yapıcı değişim, yeteneklerinizde ve davranışlarınızda ilerleme sağlamak için ilk adım, ne bildiğinizi ve bundan daha da önemlisi neleri bilmediğinizi bilmektir: nihayetinde iyi bir motosikletçi aynı zamanda iyi bir insan ve iyi bir insan da iyi bir motosikletçidir.

Hız yapmak isteyenler için tüyolar (RAPID TRAINING SCHOOL İNGİLTERE)

Geçenlerde “mavi elbiseli” adamlarla karşılaştım ve aşırı hızdan dolayı oldukça yüklü bir ceza ödemek zorunda kaldım: olabilir, bu durumu metin bir şekilde, şikâyet etmeden ders çıkararak karşılamak gerekmektedir. Ancak yine de, kendimi gerçek bir aptal gibi gördüğüm için canım çok sıkkındı: işte, evimden 6 mil kadar uzakta, tüm yerel halkın bildiği üzere polislerin pusuda beklediği bir bölgede hız yaparken yakalanmıştım. Eve gittim ve OMM’nin bilgelik arşivini tararken İngiliz Rapid Training School tarafından yazılmış bu ilginç tavsiyelere gözüm takıldı: daha önce de söylediğimiz gibi, bir şeyi bilmek farklı bir şey ona göre davranmak ve uygulamak ise tamamen farklı başka bir şey.

  1. Şehir içinde hız yapmayın. Hız denetimlerinin %90’ı yerleşim merkezlerinde gerçekleştirilmektedir. Kazaların büyük bir bölümü (motosiklet kazalarının olmasa da) 50 km/saat hızla seyir halindeyken gerçekleşmektedir. Dolayısıyla kaynaklar sorunlu alanlarda yoğunlaşmaktadır. Kameralar ve “saç kurutma makineli” adamlar bu bölgelerde daha çok bulunmaktadır. Eğer dürtülerinizi bastırmakta güçlük çekiyorsanız şehirde hızlı gitmenin insanların sizin nasıl havalı göründüğünüzü fark etmesine olanak tanımayacağını hatırlayın. Yavaşlayın ki böylelikle insanlar, floresan yeşilini ve sarıyı nasıl kullanabildiğinizi görsünler.
  1. Yoldaki en hızlı araç sizinki olmasın. Birilerine geçiliyor olmak motosikletçilerin öyle kolaylıkla kabul edebileceği bir şey olmasa da ileride pusuda yatan polisleri birisinin temizlemiş olması fikri tatmin edici olabilir. Bu özellikle otoyollarda çok faydalı olacaktır – Monde’sunun tozunu attıran Adamın sizi geçip gitmesine izin verin ki ceza makbuzlarını sizin adınıza o toplasın.
  1. Otoyolda hızını 3 haneli rakamları hiçbir zaman geçmesin. Anlaşılmaz bir nedenle bazı güçler, bunun çok tehlikeli olduğunu düşünmüş, ehliyetinizi kaybetme olasılığınız yüksek. Aslında düz bir hatta hız yapmak o kadar da zevkli değil, Otoyolun dışına çıkın ve kendinize daha zorlu bir rota bulun.
  1. Hızı makul bir şekilde kullanın. Bu durumda, eğer düz beyaz hattı 500 metre boyunca geçip karşıdan gelen arabayı çukura girmeye zorlamadıysanız, bu durumdan fırça yemeyle kurtulabilirsiniz.
  1. Hız nedeniyle durdurulmuşsanız, mütevazı olun. Yapabildiğiniz kadar alttan alın. Sizi yakalamış olmasından dolayı göstermiş olduğu müthiş yetenekten hayrete düştüğünüzü belli edin, tüm kartların polisin elinde olduğu bir oyunu oynamakta olduğunuzu hatırlayın. Saygısız ve küstah olmanın, hiçbir anlamı yok.
  1. Tabii ki yapılacak en iyi tavsiye hız yapmayın demek olacaktır. Hepimiz bu tavsiyeye uyuyoruz değil mi?

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı kitabının yazarı Robert M. Pirsig 88 yaşında hayata veda etti

(Bu yazı Chris Kallfelz tarafından motorcycle.com‘da yazılmıştır)

Yazar Robert M. Pirsig bugün Maine eyaleti South Benwick kentindeki evinde 88 yaşında yaşamını yitirdi. İlk olarak 1974 yılında basılan ve anlatı ve felsefeyi harmanlayan kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Değerlerin Sorgulanması ile ünlenen Pirsig, çalkantılı bir on yıl süresince gerçeği ve anlamı arayan Vietnam/Watergate sonrası jenerasyona hitap etmişti. Kitap Pirsig ve oğlu Chris’in metafiziksel bir manzaraya doğru yaptıkları ve yazarın giderek daha da ölçülebilir bir dünyada anlaşılması zor bir niteliksel kriter olan “Kalite”nin anlamını aradığı bir motosiklet yolculuğunu anlatır. “İyi”yi arayışında, yol boyunca Plato’yu, sofistleri, Sokrates öncesi düşünürleri ve doğu felsefesini, ayrıca kondansatörlerin, mekanik noktaların ve atılmış teneke kutulardan üretilmiş şimlerin doğasını inceler.

Motosiklet vasıtasıyla ortaya çıkardığı bilimsel eser ve motosiklet yolculuğunu birleştiren felsefi eserini kendi notunda tevazuyla özetlemişti, “Burada gerçekten olmuş şeylerden bahsediliyor. Retorik gerekçelerle epey değişiklik yapılmış olsa da anlatılanlar esasen gerçek olaylar olarak görülmeli. Fakat ortodoks anlamda Zen Budist pratiğiyle ilgili olarak tamamen doğru bilgiler verdiği düşünülmemeli. Motosikletler hakkında da aynı şey geçerli.” Hikayesine kitabının ne olmadığını söyleyerek böylece okuyucuyu kendisiyle bir yolculuğa çıkmaya ve şu soruyu kendi kendilerine yanıtlamaya davet ederek başlıyor: “İyi nedir?” 

Pirsig bize göstermeye gayret etmişti.

Elit ya da Seçilmiş… Evrim ya da Yıkım? (AU)

Öğrenmek ve kendini geliştirmek kişinin ‘kendisi’ dışında başka hiçbir varlığa devredemeyeceği kişisel bir sorumluluk ve görevdir. 

İnsan olarak bizim büyüklüğümüz, dünyayı yeniden şekillendirebilmemizde değil – bu atomik çağın efsanesidir – kendimizi yeniden şekillendirebilmemizde yatar” (Mahatma Gandhi). Yine de başkalarını (liderleri, toplumu, koşulları, aileyi) suçlama limitlerimizle ya da çevremizdeki “yanlış olan şeylerle” yüzleştiğimizde verdiğimiz en normal tepkidir.  Düşünce tarzımızın benzediği arkadaşım Aydın “son Bültende yer alan “Elit mi Seçilmiş mi?” başlıklı güzel bölüm” olarak adlandırdığı makale hakkında yorum içeren bir mektup yollamış.

İçeriğinin büyük bölümü çevremizdeki dünyada yer alan “adaletsizlikler” hakkında yazılmış gibi görününen garip bir mektuptu. İyi dedektif hikayeleri gibi, mektup beklenmedik şekilde dönüş yaparak sonunda yön değiştirdi. Eğer merak ediyorsanız okumaya devam edin (PV tarafından düzenlenmiştir)

“Elit mi Seçilmiş mi?” hakkında sonunda motosiklet sürmeyi de içeren farklı bir perspektiften bakarak düşünüyordum.

Bugün birçok ülkede, özellikle gelişmiş olarak adlandırdığımız ülkelerde mevcut olan ırkçı, bağnaz ve yabancı düşmanlığı duygularını cezbeden muhafazakar, milliyetçi, popülist liderlerin yükselişini görebiliyoruz. Bunun ‘tarihin tekerrür etmesi’ şeklinde bir fenomen olduğunu sanmıyorum; bana daha çok Dünya tersine dönmüş gibi geliyor: popülist liderler son derece büyük bir adaletsizlikle dışlanmış hisseden nüfusun bu karanlık tarafını cezbediyorlar. Sahip oldukları az şeyi ağlayarak savunurlar: a They cry in defense of the little they own: farzedilen kimlikler, düzmece ırk, kana susamış kabilecilik… benim köyüm, benim şehrim, benim milletim, benim sınırlarım. Milliyetçilik norm haline geldi, kapatarak, duvarlar örerek ve “diğerlerini” toplumsal bir tavırla “düşman” olarak görmek.

Bu şekilde elitist kelimesi sanki küfürmüş, utanılacak bir şeymiş gibi kullanılıyor. Onların gözünde, elitist aslında herkes herşeyi bilirken haksız şekilde birşeyi daha iyi bildiğini düşünen kişidir.

Herşey çoktan keşfedildiği ve hazır şekilde sosyal medyada mevcut olduğundan, değişime, gelişmeye ve çeşitliliğe kucak açma ihtiyacı artık unutuldu.

Ve bütün bilgi zaten internette var.

Bireysellik reddedildi ve elitizm de sadece azınlıklar için. Herkesin birbirinin aynısı olduğu gittikçe daha fazla birbirlerine benzediği kitleler kontrolü ele geçirdi: bireylerin farklı değerleri ve elitizmi öğrenme disiplininin yerini konformizm aldı. Ama elitisitler, ya da bireyciler, gerçekte toplumu ileriye taşıyacak olanlardır – onlar evrimin unsurlarıdır.

Eğer bilgi ve hizmet evrimse bunun karşıtı yıkımdır.

Belki, sadece belki, insan ırkı sadece kendini ve yaşadığımız dünyayı yok etmiyordur ve sevdiğimiz türleri de yok ediyordur.

Motorcuların içinde “bize hobimizden nasıl keyif alacağımızı öğretmeye çalışan bu adam da kim?” diye düşünen ve sadece arada sırada daha iyi hissetmek için gelişme arzusuyla dengelenen anti-elit içgüdüleri vardır. Burada cehalet mutluluk gibi görünebilir: bazı eğitimsiz sürücüler bir talihsizlikle karşılaşıncaya dek yetkin bir sürücüden daha fazla keyif alıyor olabilirler ama kesintisiz bir kendini geliştirmeden gelen mutluluk ve tatmini yaşayamayacaklardır…

Evet, harika hissediyordum, kağıt üzerine (elektronik) bazı düşüncelerimi dökmekten keyif aldım, Bülten okuyucularının hoşuna gidebilecek zekice şeyler ve konseptler yazdığımı düşünüyordum. Ama Elit mi Seçilmiş mi’yi bir kez daha okuyunca, ne kadar kör olduğumu görerek şoke oldum. Asıl noktayı nasıl da kaçırmıştım.

Sen, Paolo, bazı sürücülerin popülizminden, anti-elitiziminden ya da bilgisizliğinden şikayet etmiyordun, bunların hçbirisiyle ilgilenmiyordun – sen yalnızca kendininkiyle ilgileniyordun.

“Motosiklet sürmek bir düşünce biçimidir” düşüncesinden, kaza yaptığınızda ya da düştüğünüzde kimin haklı kimin haksız olduğunu düşünmenin hiçbir işe yaramadığı ve hiçbir faydası olmadığı sonucu çıkıyor; sonuçta zarar görecek olan sizsiniz.

Kişi durumu ve olası tehlikeleri zamanında öngörememiş olduğu için yalnızca kendisini suçlamalıdır.

Ve siz sadece kendinizi geliştirebilirsiniz, başkalaırnı değil. Ve kendinizi ne kadar geliştirirseniz, değişmeyi isteyen insanlara da o kadar daha fazla yardımcı olabilirsiniz.

Elit veya Seçilmiş kendini geliştirme gerçeğini çok yüksek bir seviyede ancak büyük bir tevazuyla tekrar gözler önüne süren bir makale.

Bu yüzden utanç duydum. Az önce benim (ve birkaç arkadaşımın) haklı olduğunu ve Dünyanın geri kalanının tümüyle haksız olduğunu düşünerek şikayet ediyordum. Gerçekten yolumu mu kaybetmiştim? Bu kadar ümitsiz, bu kadar yorgun muydum? Gerçekten bundan daha iyi olabilmenin bir yolunu bulmam gerekiyor. Bulacağım da.

İlk Trans-Anatolia Uzun Mesafe Sürüşü Temmuz 2003 (PV)

 Eski topraklarda yeni sürüşler yapmak isteyen Uzun Mesafe Sürücüleri için yeniden düzenlendi: 14 yıl önce yazılmış, Türkiye’yi batıdan doğuya geçen bir sürüşün raporu. Sürüşün sonuna yaklaşırken (bu yıl Şubat ayında vefat eden) iyi dostum Selim Ağrı Dağı’nın altında benimleydi. 

“Bu doğru otel… son üç yüz kilometredir duş, klima ve soğuk suyun hayalini kuruyordum. OMM Trans-Anatolia Uzun Mesafe Sürüşünün başlama noktasına varmak için sabah saat dörtte kalktım ve bir altı saat daha dinlenebilmek için zamanında Çeşme’ye (İzmir) vardım. 16:00… yola çıkmaya iki saat var. Sürücüler küçük bir havuzun etrafında yemek yiyorlardı, moraller iyiydi ama gerginlik gözle görülebiliyordu.

Önümüzde kilometreler boyunca Türkiye’nin en kötü trafiği bizi bekliyordu. Hotel Arinnanda’nın sahipleri etrafımızda henüz keşfedilmiş bir dostlukla sürücülerin kararlılığını destekliyorlardı.

Yine o aynı soru: neden?

Uzun Mesafe Sürüşü nedeni olmayan bir tutkudur ve sürücü olmayanların (ve bazı sürücülerin de) gözünde hiçbir gerekçesi olmayan bir çılgınlıktı. Su, sonra yine su, son sigara… resimler… motorları bir kez daha kontrol et… yola çıkış dokümanını imzala… ve işte yoldayız.

  1. 18:00 Bir şey mi unuttuk? Artık pişmanlıklar için çok geç. Selim romantiktir: Şehir Merkezinden başlamak ister, bu yüzden sahile ve yazın vazgeçilmez keyiflerine (duman, trafik, gürültü ve güneş kremlerinin parfümü) sürdük. Çeşme’nin popüler tatil köyü mayolar ve şortlarla dolu; tatil yapan insanların yanından Aerostich, Rukka ve Dainese korumalı kıyafetlerimizle geçiyoruz. Bir kahkaha ve ter. Kilometre göstergesi 9.274 km’yi gösteriyor. O kadar da aptal değilmiş gibi davranarak Meleğinle konuşma zamanı.
  2. Lidya İmparatorluğu’nun antik başkenti, son derce zengin zengin Kral Croesus’un evi olan Sard’ı geçerken, güneş aynalarımda dramatik turuncu bir şovla batıyor ve uzun gece sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu: güzel bir resim olurdu ama durmaya ve fotoğraf makinesini çıkarmaya vakit yoktu. Selim, önde giderken, gittikçe azalan ışıkla mümkün olduğunca fazla ilerlemek için limitleri zorluyordu: Kula, İzmir-Ankara D-300 karayolunda sadece bir benzin noktasıydı, saat sekizdi ve sohbet etmek için vakit yoktu: vizörünü temizle, biraz sıvı iç, geliyoruz Ankara. Şimdilik… iyi gidiyordu, önde karanlık çökmeden önceki son hız tuzakları için öncülük yaparken kendimi rahatlamış hissediyordum. Afyon’dayken gece olmuştu ve afyon pazarının yüksek kalesini fark edecek ne ışık ve ne de zaman vardı: sadece restoran ve tuvaletlerde yolcu indiren otobüslerin olduğu benzin istasyonu.
  3. Bundan sonarı sıkıcı bir bölüm olacak ve Gömü’de (ikinci benzin alışımız) liderliği alma sırası Alp’teydi: Sivrihisar, Polatlı, D-200 karayolu Ankara yönünde başkentin ihtiyaçlarına hizmet eden kamyonlarla doluydu… sebze, meyve ve daha fazla otobüs. Ankara doğu ufkunda sarı bir kor gibiydi: Selim bu sabah erken saatte başladığı yere, evine geri dönmüştü. Bir Ankara’lı olarak, liderliği aldı ve en hızlı şekilde şehrin kenarında geçmemizi sağladı. Hoşçakal Caracalla Hamamı, Ulu Cami ve Augustus Tapınağı’yla antik hisar: Anadolu’nun yüksek platosuna yerleşmiş Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar. Dairesel karayolunun kısa bölümünü takdir edecek vakit yok: Elmadağ’ın inişli çıkışlı yolları şimdi Selim’in güçlü (ve özel) xenon farlarının önünde.
  4. Yine benzin (kilometre sayacı 10.020’yi gösteriyor). Eğer Aprilia’mın göstergesi doğruysa 750 km’den fazla yaparak yolu neredeyse yarıladık. İstasyonda kimseler yok ve hava sıcaklığı beklenmedik şekilde düştü, tulumun altına ekstra bir katman giyme zamanı. Yorgunluk çökerken uyanma zamanı. Saat gecenin biri ve güneş doğmadan önce yakacak bir depomuz daha var. Yol arkadaşlarım sessiz, Selim yürüyor, Alp rüya görüyor ve ben dondurma yiyorum. Elmadağ’dan sonra yol dönemeçli ve kötü bir hal alıyor; virajlar sonsuz siyah bir bantta bir anda ortaya çıkıyor.
  5. Düşünme zamanı: Uzun Mesafe Sürüşü gerçekten eğlenceli mi? Yıkık kalelerin yanından incelemeden geçmek niye? İyi insanlar dinlenirken sürmek? O karanlık gölge ne? Zihnimin oyunu mu yoksa… farları yanmayan bir kamyon mu? Ağır vasıtalar elektrik tasarrufu yaparken yönlendirme bilgisi çok işe yarıyor. Türkiye yollarındaki çizgilerin (neredeyse) sürekli yokluğu yalnızlık hissini artırıyor. Gece sadece içgüdüleriniz ve diğer yol kullanıcılarının ışıkları size şeridinizin nerede başladığını ve nerede bittiğini söyler. Tabelamı? Çok az ya da çok fazla… ama her daima yanlış yerde ve yanlış zamanda. Yolu okuyacak tek kişi sizsiniz: hiçbir yardımcı ya da gösterge yok. Şu keskin bir şekilde sola dönen ışığa bak, viraj için hazırlan, lastiklerinin altında mıcırı hisset, şeridinin çok kenarına geldin… radyo geri geldi ve televizyondan daha iyi.
  6. Riske değer mi? Elbette benim cevabım taraflı. Artık hayatta olmayan eski dostum Mike’ın İngiltere’de 1000/24 sürüşlerini organize ettiği zamanlardan beri zaman ve alana karşı sürüyorum. Bir Magni Moto Guzzi bir gece Oxford yakınlarında beni yüz üstü bırakmıştı ve yeni bir motor alabilmek için fazladan 200 mil sürmek zorunda kalmıştım. Türkiye’deki ilk Iron Butt sürüşümü yıllar önce Michael Kneebone’un onayıyla yapmıştım benimle birlikte sürmeye gönüllü olan arkadaşım 150 kilometre sonra eve geri dönmüştü. Elbette taraflıyım; seviyorum. Bir tür meditasyon, disiplin egzersizi, adrenalin ve becerilerle yoğrulmuş fedakarlık. Yalan yok, bar sohbetleri yok: sen ve yol uzun bir kucaklaşmada. Kendini değerlendirme, kendini eğitme, kendini motive etme: beyin odaklanmış, ruh özgür ve yol şarkı söylüyor.
  7. Yönümüze dönen güneşin işaretleri. Gecenin sona ermesine az kaldı. Bu yerin adını defterime yazmaları gerekiyor: Akdağmadeni, Yozgat’la Sivas arasında, güzel bir benzin istasyonu: çay yok, kahve yok ve kurşunsuz yok. Birkaç kilometre geri dön: hala kahve yok, çay yok ama çok kalitesiz kurşunsuz benzin var. Selim’deki termosta dokuz saat önce doldurulmuş kahve var. Hafif sıcak kalmış harika bir lezzet. Hava soğuk, yaz olmasına rağmen hava sıcaklığı on derecenin altında, yazlık eldivenler ve üşümüş eller. Vücut tulumun içindeki hava balonunu bozmamak için hareket etmeyi reddediyor: kan dolaşımını canlandırmak için ellerimi bacaklarıma vuruyorum ve elcik ısıtmaları olan ve ayakları iki sıcak silindirle konforlu hisseden Selim’e imreniyorum. Aprilia kıskançlıkla tepki veriyor: her tür uzun mesafeyi yok edecek güce sahip hiç durmayan motor… 1.000 km geride kalıyor.
  8. Geri geldi: çocukken gün batımının son ışıklarından sonra güneşin geri geleceğinden emin olamazdım. Ama geldi, soğuk, beyazımsı bir şafakla kendini hissettirip sonra ufukta alçak, vizörümüzün tepesinde patlayarak. Gözlerinizi korumak için elinizi yüzünüze götürmeniz gerekiyordu. Azalan görüş asfaltsız yola denk geliyor: tam tahmin edileceği gibi. Upuzun giden bir “yol çalışması” kahvaltıya güzel bir alternatif.
    Toz ve Yumurta… üzgünüm yumurta yok. Sivas’ın köpekleri, cesur Kangal ve Karabaş cinsleri nerede? Henüz uyanıyor ve sürüyü topluyorlar. Mehmet Paşa Camii’nin ve Moğollar tarafından inşa edilmiş medresenin Çifte Minareleri nerede? İşte solunda dostum… ama bakma… gitmeye devam et.
  9. Refahiye: D-100 karayolunda bir nokta. Sürüşten birkaç gün sonra şimdi bile hatırlayamıyorum: bir benzin istasyonu, bir depo benzin daha. Bu maceradaki ortaklarımın yüzleri yorgun ama memnun görünüyor: gece bitti, güneş parlıyor ve sıcaklık artıyor. Anadolu biçilmiş ya da biçilmek üzere olan buğday kokuyor. Güzel ekmeğin kokusu ve hava tozdan sararmış. İran plakalı otobüsler fazla bagajın ağırlığıyla sürünüyor. Arsin Transport’un İstanbul, Frankfurt ve Tahran’da ofisleri bulunuyor.
  10. Yolları genişletmek için yolları genişlettiler ve bu koca devler sıcak yol hattının kenarında ölü yatıyorlar: eski zamanlarda gezginler için gölge yaparlardı: modern beyinlerse sıcağa karşı koyabiliyor. Seyir defterimdeki bir sonraki nokta için zihnimde hesaplama yapıyorum: Doğubayazıt’a kaç kilometre kaldı? Şu ana dek yaptığımız hız ortalamasını (gayet iyi) koruyabilecek miyiz? Trafik hafif ve yapabiliriz… Selim ve GS’i bir anda geçiyor, hızlanıyor ve bir Castrol yağ kamyonunu solluyor, önüne geçiyor ve sinyal vererek aracı durduruyor. Neler oluyor? Yaşlı bir adam olarak GPS’e güvenmiyorum, durup sorular sormayı tercih ederim, giderek kaybolma hissini severim. Ama Selim ve Alp GPS ustalarıdır ve şeytancasına hassas (ABD gücü sayesinde) makineleri tam olarak 1610 kilometreyi gösteriyor. Bin mil OMM Transanatolia Uzun Mesafe Sürüşünün hedeflerinden biridir: görüyorsunuz, Iron Butt’ın Kneebone Ustası nerede sürdüğünüzü ve yolun ne kadar zorlu olduğunu önemsemez: Saddle Sore kayıtlı uzun mesafe sürüşü için 24 saatte 1.000 mil yapılması gerekmektedir. Bunu Kanada otoyolunda, Alman otobanında ya da Türkiye’nin dağ yollarında da yapsanız, 1.000 mil olmalıdır ve 24 saatte olsa iyi olur.   Başardık: sonda şampanya. Şimdi sadece Castrol’den Sadettin Bey’e teşekkür edecek, ona zamanı ve kilometreyi kaydettirecek kadar vaktimiz var… artık gitme vakti.
  11. Biliyoruz: Pasinler son doldurduğumuz depo. Hava sıcak ve biraz serseme çeviriyor. Ermeniler tarafından inşa edilmiş ve Osmanlılar tarafından restore edilmiş kale ufukta, alçak yamaçta yükseliyor. Küçük Türkiye’nin aptal bir replikası ve içinde minik Kapadokya da var. İlerideki sarı ovalara bakarak sessizce içiyoruz. Horasan’ı gözler önüne seren büyük Kanyon bir anda karşımıza çıkarak bize sürpriz yapıyor: insan yüzü ve vücudu biçimli kayaların silueti, küçük motorların çok ötesinde gökyüzünde beliriyor; tuhaf virajlar da. Horasan’da yol güneye dönüyor. Buraya önceden Kars’tan ve Ermeni şehri Ani’den dönerken defalarca kez gelmiştim. Şimdi Karaköse’ye doğru sürüyoruz: manzara neredeyse taşlar, taşlar ve taşlardan oluşan bir çöle dönüşüyor. Solda yükseltiler ve dağlar: ve sonra önümüzde Ağrı Dağı’nın piramit şekli. Saatlerdir bu görüntü için bekliyordum: tepedeki karlarıyla kusursuz bir Dağın dengeli biçimi… geleneklerin Nuh’u, gemisini ve tüm hayvanlarını kondurduğu kutsal Dağ.
  12. Çobandere Köprüsü: dönüş rotası için randevu. Kırmızı platoda kırmızı görünen, Selçuk dönemi alçak rölyefleri bulunan zarif köprüye şimdi sadece kısa bir bakış. Doğubayazıt: (yerel broşürden) geleneksel Doğu mimarisini yansıtan tek “katlı”, kerpiç evleriyle geçmişten bugüne açılan kapı.  Doğubayazıt: (gerçekte) bir MadMax setinden çıkmış gibi, sefil yapıları, kirli sokakları, karmakarışık trafiği, şüpheli tüccarlarıyla tüm dünyanın unuttuğu nokta. Sefaletin inşa ettiği şehir ve İran sınırından geçen yolcular için Türkiye’ye hoş geldiniz gibi bir hakaret. Toz, çöp, bitmemiş beton binalar, hayvanlar ve insanlar ve tümü sıcak olarak ve ağır bir kokuyla servis ediliyor. Bu kokteylin keyfine varmak için daha sonra vaktimiz olacak. Şimdi sınıra doğru acele etmemiz gerekiyor.
  13. Sefalet sefaletle buluşunca. Küçük bir kulübe, güneşin altında pişen tır kuyruğu, barınak yok, korunacak bir yer yok: sadece bir kapı, birkaç bayrak, uzaktaki tepede taşlarla yazılmış ve doğada solmaya bırakılmış “Önce Vatan” yazısı. Çevrede insanlar, sıcak motorlara dokunan çocuklar: “İran’a mı gitmek istiyorsunuz?” “Hayır teşekkürler, biz vardık” Nereye vardık? Bu geçiş noktası bir varış yeri mi ki? Başkaları için değil, ama ciddi uzun mesafe sürücüleri için öyle. Fotoğraf: fotoğraf çekmeyin… askeri bölgedeyiz… ama Çeşme’den daha dün ayrılmıştık! Akdeniz’den bahsetmek bu yeri ve ruhları canlandırmışa benziyor. Gerçekten Çeşme’den mi geldiniz? Kaç saatte? Saate baktık ve geri koyduk… 24 saat içinde diyelim. Biliyorsunuz, saatte 70 km olan makul hız limitine her zaman uyarız.
  14. Hikayemiz hoş karşılandı: bir memur zamanı ve kilometreyi belgeledi ve resim çekmemize de izin verdi. Elimizi sıktı, Aprilia kaç para? Kaç yapıyor? Ne cevabım, ne zamanım ne de isteğim var. Türkçe ve Farsça cehaletime sığınarak halkla ilişkileri arkadaşlarıma bırakıyorum: bizi 1.873 km (1.163 mil) sorunsuz getirdiler. Sıcak, tozlu ve kalın bir böcek tabakasıyla kaplı olan motorlarımız bu sürüşün gerçek kahramanlarıydı. Her zamanki gibi, zorlu bir sürüşün sonunda motorlara sanki insanmışlar gibi duygusal bir davranış gösterdim. Güneşten olmalı.

Detaylar: Çeşme’nin merkezindeki Hotel Arinnanda’dan (Enlem 38°19 58’Kuzey, Boylam 26°18.24’ Doğu) hepsi One More Mile Group üyesi üç sürücü, Alp Berker Aprilia Caponord ile, Selim Demirel/Ankara BMW R1150 GSA ile ve Paolo Volpara Aprilia Caponord ile, Türkiye’yi batıdan doğuya geçen “Trans-Anatolia Sürüşü”ne başladı. Sürücüler 12 Temmuz Cumartesi günü öğleden sonra Gürbulak’a (Enlem 39°23 91’ Kuzey, Boylam 44°23 67’ Doğu) ulaştı. Devam eden sürüşte 18 derece boylam ve toplam 1.891 km kat edildi (GPS kaydı).

Eşitsizlik ve ayrıcalıklar: Motorcular muaf değildir (PV)

Benzinin litre fiyatının 5 TL’yi (1,5 USD) aşmasıyla 600 cc tek silindir motorumun deposu 18 Amerikan Doları ya da 16 Euro’nun çok üstüne doluyor ve beni 200 Km’den öteye götürmüyor.

Evden İstanbul’a olan mesafeyi gitmek bana sadece benzin için 80 Euro’ya ayrıca bakım, yağ, sigorta ve kişisel masraflara mal oluyor.

Eğer sadece sandviç ve suyla idare edilebilirse diyelim 110 Euro.

Bu paranın yarısına evden (havaalanına 15 km mesafede) İstanbul Sabiha Gökçen Havaalanı’na uçabiliyorum. Motor sürmek kadar eğlenceli olmadığını kabul ediyorum ama insanı düşündürüyor doğrusu.

Ve Mart ayında baharın ilk sürüşlerinden birine çıkmışken, yol kenarında oldukça büyük bir restoranda durduğumda dışarıda park etmiş 20’den fazla motoru izlediğimi düşündüğümde: bu araçların temsil ettiği toplam sermaye bütün tesisi satın alırdı ve bir sürücünün dediği gibi, belki yanındaki benzin istasyonunu bile alırdı.

Gerçekten de, bize servis yapan garsonun buradaki motorlardan en ucuzunu almak için üç yıllık maaşının tamamını biriktirmesi gerekirdi.

25.000 Euro (2017 Mart ayı karşılığı yaklaşık 100.000 TL ve Brüt Asgari Maaş 1.800 TL) ile BMW İstanbul’dan yeni bir BMW GS Adventure alabilirsiniz. Teoride ve pratikte sadece babanın çalıştığı üç kişilik bir ailenin aynı parayla dört buçuk yıl hayatını idame ettirmesi gerekir. Savaştaki ülkeler ve ailelerle çocukların yaşadığı sefalet hakkındaki haberlerle aynı TV programında beş dakika sonra gösterilen masraflı ve anlamsız Milano Moda haftası etkinliği haberi arasındaki tezat insanı düşündürüyor. Düşündürüyor ve insanın canını acıtıyor.

Ayrıca, sadece motoru almak yetmiyor: tabi ki aynı babanın iki buçuk yıllık maaşını koyarak daha “mütevazı” olan (51.000 TL) bir Suzuki V Strom 650XT de alabilirsiniz.

Ne yazık ki, görünüşe göre günümüzde çok az sayıda motorcu konu aksesuara özellikle de “gösterişli” motosiklet aksesuarına gelince minimalist ya da   tutumlu bir tavır takınıyor.

Yepyeni bir Honda ST1300A’nın üzerine 9.000 Amerikan Doları ekleme yapan (sadece “ihtiyaçları karşılaması” için) bir Iron Butt sürücüsü kadar ileri gitmeden de, masraflı modifikasyonlar çok popülerdir: egzoz sistemi, çanta sistemi, komünikasyon sistemi, GPS ve eğlence sistemi, sele, farlar, gösterge, koruyucular ve karbon fiber (veya titanyum) parçalara Portofino’daki kafelerdeki Dolce Gabbana gömlekler kadar sık rastlanır.

Tüketim toplumu, “sahibim ama daha fazlasını istiyorum” gösteriş tutumu sürücüyü “kusursuz ve nihai” motoru satın almaya ve sırf pazarlama baskısından dolayı değiştirilebilen tüm parçalarını değiştirmeye iter.

Yeni bir egzoz 5-7 beygirlik bir gelişme sunabilir ama aynı sonuç bir diyet programıyla sürücünün yağ fazlasından yaklaşık 10 kilo kaybederek de elde edilebilir.

Nihayetinde, “sürüş zamanı geliyor ve benim giyecek hiçbir şeyim yok…” Sürüş kıyafeti de, deniz kızlarının şarkılarının giyim konusunu yüce teknoloji seviyelerine taşıdığı diğer bir en büyük eşitsizlik kaynaklarından biridir. Deniz kızları şarkı söyler “daha fazla koruma daha fazla para gerektirir” ve “daha yüksek fiyat daha fazla koruma demektir”; içinde kredisi olan kredi kartını herhangi bir hastanenin acil servisine girmeden önce göstermek zorunda olan kişiler için kulağa oldukça tanıdık gelir (doğal seleksiyonun yeni tanımı en zenginin hayatta kalması).

Bu çekici (ve aldatıcı) şarkı sürücüleri, korumalı kıyafetlerinin ağırlığı yüzünden seleye tırmanmak için kaldırılması gereken orta çağ şövalyelerine döndürür. Hava yastığından sonra iki tekerli araçlarda emniyet kemerini bekliyorum (neden olmasın… eski bacak koruma fikri artık şaside zorunlu). Pahalı olmayan kıyafetler artık ikinci lige düştü ve yeterlilik kıyafet için harcanan çok miktarda parayla ilişkilendirildi.

Eşitsizlik çatışma, şiddet ve dengesizliğin ana kaynağıdır. Tutumluluk ve paylaşmanın modası geçti ve zenginlikle gösteriş yapmak artık en büyük eğlence: motora binmek eskiden kaskın markasının önemli ve kesinlikle ayrıştırıcı olmadığı, basit ve herkese açık bir spordu. Bugün biz motorcular, gösteriş için para harcayan ayrıcalıklı insanlardan oluşan bir sosyal sınıf yaratarak, üstü kapalı ancak çok da gizli olmayan bir ayrımcılığın kahramanlarıyız.

“Bağış toplama sürüşleri” bir çözüm olmasa da Türkiye’de oldukça nadir yapılıyor: belki de tüm grupların sürüşten aldıkları keyfin bir kısmını geri ödemeyi düşünmesinin zamanı gelmiştir. Bu konuda fikri olan var mı?

Kıyafet: Moda ve Stile karşı Ekipman (PV&AG)

Aerostich giysilerinin yaratıcısı ve sahibi olan iyi dostum Andy Goldfine, minimalist sürüş konusundaki düşüncelerimi yansıtan bir PR haberinden alıntı gönderdi. Bunun Andy’nin sırf kendi çıkarı için Darien montların reklamını yaptığını da söyleyebilirsiniz ve bunda kısmen haklısınızdır.

Yine de, Andy’nin on yıllarca önce (çok az sayıda motorcunun tekstil kıyafetleri tercih ettiği dönemde) yaratmış olduğu ürünle haklı gururlanmasını çıkarırsanız göreceksiniz ki, çok daha fazla şey satma ihtiyacı, sıklıkla gerçek sürüş korumasının ya da konforunun gerekçe gösterilemeyeceği fikirler ve görüşler yaratıyor.

Darien mont sınıfının yer aldığı sürücü-kıyafeti pazar alanında, daha yeni montların nasıl ‘yeni ve geliştirilmiş’ olduğuna dair çok fazla ‘patırtı’ var.

Bu tür montları yapan firmalar her bir-iki yılda bir bunları yeniden stilize ediyor ve değişiklikler yapıyor, sürücülere eğer üç fermuar iyiyse, altı veya yedi fermuarın daha da iyi olduğunu söylüyorlar. Ve periyodik olarak yeniden geliştirilen bu tasarımlar teknik yenilikler de sunuyor.

Tüm bu ‘patırtı’, bu alanda sözüm ona hiç durmadan hızla gelişen teknoloji kisvesi altında sunulan moda ve stil anlamına geliyor. Ancak, korumalı su geçirmez tekstil montlar bilgisayarlarla, hatta motosikletlerle aynı türden bir teknoloji içermiyor. Eğer fonksiyonel olarak üç fermuar gerekiyorsa, yedi fermuar üç fermuardan daha iyi değildir. Önemli olan kullanım kolaylığı, dayanıklılık, vücuda doğru oturması ve fonksiyonudur.

Bu türde giysilerin öncülüğü yirmi ve hatta otuz yıl önce Aerostich tarafından yapılmıştı.

O zamandan bu yana, markalı ‘tasarım’ kotlara eklenen dekoratif dikişler Levi’s 501 gibi kullanışlı, rahat ve dayanıklı iş pantolonlarını moda hale getiriyorsa, montlardaki yeni teknoloji hakkındaki patırtı da çoğunlukla teknolojik gelişme maskesi giyen moda saçmalığıdır. Gerçek değildir.

Klasik siyah deri ‘fermuarlı’ motorcu montları yıllar boyu dünya çapında popüler olmuştur. Birçok fiyat aralığında versiyonları vardır ve bazı çevrelerde bu mont gerçekte motor sürmekle pek alakalı olmayan bir moda klişesi haline gelmiştir. Fakat birçok sürücü için yıllar boyunca çok az değişen harika bir ekipman tercihi olmaya devam eder; çünkü çok işe yarar. Bu montların orijinal versiyonlarını Langlitz, Shott ve çeşitli öncü deri firmalarında bulabilirsiniz. Aynı şekilde, orijinal İngiliz balmumu kaplı pamuk Belstaff ve Barbour sürücü mont ve pantolonları da orijinal desenlerinde üretilmeye devam eder ve mükemmel fonksiyonel sürücü giysisi olmayı sürdürür.

‘En yenisi ve en iyisi’ yaklaşımı genelde daha çok stil ve moda temellidir ve orijinal ekipmanlarsa hemen hemen her zaman daha çok kullanışlılık temellidir. Her geçen yıl Levi’s 501’in değişmesinden daha fazla değişmez. Birçok sürücü bir tür gelişmiş teknoloji aldıklarına inanıp, hiç durmadan değişen moda ve stil satın aldıklarını kabul etmeye yanaşmazlar, ama asıl gerçek budur.