Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı kitabının yazarı Robert M. Pirsig 88 yaşında hayata veda etti

(Bu yazı Chris Kallfelz tarafından motorcycle.com‘da yazılmıştır)

Yazar Robert M. Pirsig bugün Maine eyaleti South Benwick kentindeki evinde 88 yaşında yaşamını yitirdi. İlk olarak 1974 yılında basılan ve anlatı ve felsefeyi harmanlayan kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, Değerlerin Sorgulanması ile ünlenen Pirsig, çalkantılı bir on yıl süresince gerçeği ve anlamı arayan Vietnam/Watergate sonrası jenerasyona hitap etmişti. Kitap Pirsig ve oğlu Chris’in metafiziksel bir manzaraya doğru yaptıkları ve yazarın giderek daha da ölçülebilir bir dünyada anlaşılması zor bir niteliksel kriter olan “Kalite”nin anlamını aradığı bir motosiklet yolculuğunu anlatır. “İyi”yi arayışında, yol boyunca Plato’yu, sofistleri, Sokrates öncesi düşünürleri ve doğu felsefesini, ayrıca kondansatörlerin, mekanik noktaların ve atılmış teneke kutulardan üretilmiş şimlerin doğasını inceler.

Motosiklet vasıtasıyla ortaya çıkardığı bilimsel eser ve motosiklet yolculuğunu birleştiren felsefi eserini kendi notunda tevazuyla özetlemişti, “Burada gerçekten olmuş şeylerden bahsediliyor. Retorik gerekçelerle epey değişiklik yapılmış olsa da anlatılanlar esasen gerçek olaylar olarak görülmeli. Fakat ortodoks anlamda Zen Budist pratiğiyle ilgili olarak tamamen doğru bilgiler verdiği düşünülmemeli. Motosikletler hakkında da aynı şey geçerli.” Hikayesine kitabının ne olmadığını söyleyerek böylece okuyucuyu kendisiyle bir yolculuğa çıkmaya ve şu soruyu kendi kendilerine yanıtlamaya davet ederek başlıyor: “İyi nedir?” 

Pirsig bize göstermeye gayret etmişti.

Elit ya da Seçilmiş… Evrim ya da Yıkım? (AU)

Öğrenmek ve kendini geliştirmek kişinin ‘kendisi’ dışında başka hiçbir varlığa devredemeyeceği kişisel bir sorumluluk ve görevdir. 

İnsan olarak bizim büyüklüğümüz, dünyayı yeniden şekillendirebilmemizde değil – bu atomik çağın efsanesidir – kendimizi yeniden şekillendirebilmemizde yatar” (Mahatma Gandhi). Yine de başkalarını (liderleri, toplumu, koşulları, aileyi) suçlama limitlerimizle ya da çevremizdeki “yanlış olan şeylerle” yüzleştiğimizde verdiğimiz en normal tepkidir.  Düşünce tarzımızın benzediği arkadaşım Aydın “son Bültende yer alan “Elit mi Seçilmiş mi?” başlıklı güzel bölüm” olarak adlandırdığı makale hakkında yorum içeren bir mektup yollamış.

İçeriğinin büyük bölümü çevremizdeki dünyada yer alan “adaletsizlikler” hakkında yazılmış gibi görününen garip bir mektuptu. İyi dedektif hikayeleri gibi, mektup beklenmedik şekilde dönüş yaparak sonunda yön değiştirdi. Eğer merak ediyorsanız okumaya devam edin (PV tarafından düzenlenmiştir)

“Elit mi Seçilmiş mi?” hakkında sonunda motosiklet sürmeyi de içeren farklı bir perspektiften bakarak düşünüyordum.

Bugün birçok ülkede, özellikle gelişmiş olarak adlandırdığımız ülkelerde mevcut olan ırkçı, bağnaz ve yabancı düşmanlığı duygularını cezbeden muhafazakar, milliyetçi, popülist liderlerin yükselişini görebiliyoruz. Bunun ‘tarihin tekerrür etmesi’ şeklinde bir fenomen olduğunu sanmıyorum; bana daha çok Dünya tersine dönmüş gibi geliyor: popülist liderler son derece büyük bir adaletsizlikle dışlanmış hisseden nüfusun bu karanlık tarafını cezbediyorlar. Sahip oldukları az şeyi ağlayarak savunurlar: a They cry in defense of the little they own: farzedilen kimlikler, düzmece ırk, kana susamış kabilecilik… benim köyüm, benim şehrim, benim milletim, benim sınırlarım. Milliyetçilik norm haline geldi, kapatarak, duvarlar örerek ve “diğerlerini” toplumsal bir tavırla “düşman” olarak görmek.

Bu şekilde elitist kelimesi sanki küfürmüş, utanılacak bir şeymiş gibi kullanılıyor. Onların gözünde, elitist aslında herkes herşeyi bilirken haksız şekilde birşeyi daha iyi bildiğini düşünen kişidir.

Herşey çoktan keşfedildiği ve hazır şekilde sosyal medyada mevcut olduğundan, değişime, gelişmeye ve çeşitliliğe kucak açma ihtiyacı artık unutuldu.

Ve bütün bilgi zaten internette var.

Bireysellik reddedildi ve elitizm de sadece azınlıklar için. Herkesin birbirinin aynısı olduğu gittikçe daha fazla birbirlerine benzediği kitleler kontrolü ele geçirdi: bireylerin farklı değerleri ve elitizmi öğrenme disiplininin yerini konformizm aldı. Ama elitisitler, ya da bireyciler, gerçekte toplumu ileriye taşıyacak olanlardır – onlar evrimin unsurlarıdır.

Eğer bilgi ve hizmet evrimse bunun karşıtı yıkımdır.

Belki, sadece belki, insan ırkı sadece kendini ve yaşadığımız dünyayı yok etmiyordur ve sevdiğimiz türleri de yok ediyordur.

Motorcuların içinde “bize hobimizden nasıl keyif alacağımızı öğretmeye çalışan bu adam da kim?” diye düşünen ve sadece arada sırada daha iyi hissetmek için gelişme arzusuyla dengelenen anti-elit içgüdüleri vardır. Burada cehalet mutluluk gibi görünebilir: bazı eğitimsiz sürücüler bir talihsizlikle karşılaşıncaya dek yetkin bir sürücüden daha fazla keyif alıyor olabilirler ama kesintisiz bir kendini geliştirmeden gelen mutluluk ve tatmini yaşayamayacaklardır…

Evet, harika hissediyordum, kağıt üzerine (elektronik) bazı düşüncelerimi dökmekten keyif aldım, Bülten okuyucularının hoşuna gidebilecek zekice şeyler ve konseptler yazdığımı düşünüyordum. Ama Elit mi Seçilmiş mi’yi bir kez daha okuyunca, ne kadar kör olduğumu görerek şoke oldum. Asıl noktayı nasıl da kaçırmıştım.

Sen, Paolo, bazı sürücülerin popülizminden, anti-elitiziminden ya da bilgisizliğinden şikayet etmiyordun, bunların hçbirisiyle ilgilenmiyordun – sen yalnızca kendininkiyle ilgileniyordun.

“Motosiklet sürmek bir düşünce biçimidir” düşüncesinden, kaza yaptığınızda ya da düştüğünüzde kimin haklı kimin haksız olduğunu düşünmenin hiçbir işe yaramadığı ve hiçbir faydası olmadığı sonucu çıkıyor; sonuçta zarar görecek olan sizsiniz.

Kişi durumu ve olası tehlikeleri zamanında öngörememiş olduğu için yalnızca kendisini suçlamalıdır.

Ve siz sadece kendinizi geliştirebilirsiniz, başkalaırnı değil. Ve kendinizi ne kadar geliştirirseniz, değişmeyi isteyen insanlara da o kadar daha fazla yardımcı olabilirsiniz.

Elit veya Seçilmiş kendini geliştirme gerçeğini çok yüksek bir seviyede ancak büyük bir tevazuyla tekrar gözler önüne süren bir makale.

Bu yüzden utanç duydum. Az önce benim (ve birkaç arkadaşımın) haklı olduğunu ve Dünyanın geri kalanının tümüyle haksız olduğunu düşünerek şikayet ediyordum. Gerçekten yolumu mu kaybetmiştim? Bu kadar ümitsiz, bu kadar yorgun muydum? Gerçekten bundan daha iyi olabilmenin bir yolunu bulmam gerekiyor. Bulacağım da.

İlk Trans-Anatolia Uzun Mesafe Sürüşü Temmuz 2003 (PV)

 Eski topraklarda yeni sürüşler yapmak isteyen Uzun Mesafe Sürücüleri için yeniden düzenlendi: 14 yıl önce yazılmış, Türkiye’yi batıdan doğuya geçen bir sürüşün raporu. Sürüşün sonuna yaklaşırken (bu yıl Şubat ayında vefat eden) iyi dostum Selim Ağrı Dağı’nın altında benimleydi. 

“Bu doğru otel… son üç yüz kilometredir duş, klima ve soğuk suyun hayalini kuruyordum. OMM Trans-Anatolia Uzun Mesafe Sürüşünün başlama noktasına varmak için sabah saat dörtte kalktım ve bir altı saat daha dinlenebilmek için zamanında Çeşme’ye (İzmir) vardım. 16:00… yola çıkmaya iki saat var. Sürücüler küçük bir havuzun etrafında yemek yiyorlardı, moraller iyiydi ama gerginlik gözle görülebiliyordu.

Önümüzde kilometreler boyunca Türkiye’nin en kötü trafiği bizi bekliyordu. Hotel Arinnanda’nın sahipleri etrafımızda henüz keşfedilmiş bir dostlukla sürücülerin kararlılığını destekliyorlardı.

Yine o aynı soru: neden?

Uzun Mesafe Sürüşü nedeni olmayan bir tutkudur ve sürücü olmayanların (ve bazı sürücülerin de) gözünde hiçbir gerekçesi olmayan bir çılgınlıktı. Su, sonra yine su, son sigara… resimler… motorları bir kez daha kontrol et… yola çıkış dokümanını imzala… ve işte yoldayız.

  1. 18:00 Bir şey mi unuttuk? Artık pişmanlıklar için çok geç. Selim romantiktir: Şehir Merkezinden başlamak ister, bu yüzden sahile ve yazın vazgeçilmez keyiflerine (duman, trafik, gürültü ve güneş kremlerinin parfümü) sürdük. Çeşme’nin popüler tatil köyü mayolar ve şortlarla dolu; tatil yapan insanların yanından Aerostich, Rukka ve Dainese korumalı kıyafetlerimizle geçiyoruz. Bir kahkaha ve ter. Kilometre göstergesi 9.274 km’yi gösteriyor. O kadar da aptal değilmiş gibi davranarak Meleğinle konuşma zamanı.
  2. Lidya İmparatorluğu’nun antik başkenti, son derce zengin zengin Kral Croesus’un evi olan Sard’ı geçerken, güneş aynalarımda dramatik turuncu bir şovla batıyor ve uzun gece sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu: güzel bir resim olurdu ama durmaya ve fotoğraf makinesini çıkarmaya vakit yoktu. Selim, önde giderken, gittikçe azalan ışıkla mümkün olduğunca fazla ilerlemek için limitleri zorluyordu: Kula, İzmir-Ankara D-300 karayolunda sadece bir benzin noktasıydı, saat sekizdi ve sohbet etmek için vakit yoktu: vizörünü temizle, biraz sıvı iç, geliyoruz Ankara. Şimdilik… iyi gidiyordu, önde karanlık çökmeden önceki son hız tuzakları için öncülük yaparken kendimi rahatlamış hissediyordum. Afyon’dayken gece olmuştu ve afyon pazarının yüksek kalesini fark edecek ne ışık ve ne de zaman vardı: sadece restoran ve tuvaletlerde yolcu indiren otobüslerin olduğu benzin istasyonu.
  3. Bundan sonarı sıkıcı bir bölüm olacak ve Gömü’de (ikinci benzin alışımız) liderliği alma sırası Alp’teydi: Sivrihisar, Polatlı, D-200 karayolu Ankara yönünde başkentin ihtiyaçlarına hizmet eden kamyonlarla doluydu… sebze, meyve ve daha fazla otobüs. Ankara doğu ufkunda sarı bir kor gibiydi: Selim bu sabah erken saatte başladığı yere, evine geri dönmüştü. Bir Ankara’lı olarak, liderliği aldı ve en hızlı şekilde şehrin kenarında geçmemizi sağladı. Hoşçakal Caracalla Hamamı, Ulu Cami ve Augustus Tapınağı’yla antik hisar: Anadolu’nun yüksek platosuna yerleşmiş Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar. Dairesel karayolunun kısa bölümünü takdir edecek vakit yok: Elmadağ’ın inişli çıkışlı yolları şimdi Selim’in güçlü (ve özel) xenon farlarının önünde.
  4. Yine benzin (kilometre sayacı 10.020’yi gösteriyor). Eğer Aprilia’mın göstergesi doğruysa 750 km’den fazla yaparak yolu neredeyse yarıladık. İstasyonda kimseler yok ve hava sıcaklığı beklenmedik şekilde düştü, tulumun altına ekstra bir katman giyme zamanı. Yorgunluk çökerken uyanma zamanı. Saat gecenin biri ve güneş doğmadan önce yakacak bir depomuz daha var. Yol arkadaşlarım sessiz, Selim yürüyor, Alp rüya görüyor ve ben dondurma yiyorum. Elmadağ’dan sonra yol dönemeçli ve kötü bir hal alıyor; virajlar sonsuz siyah bir bantta bir anda ortaya çıkıyor.
  5. Düşünme zamanı: Uzun Mesafe Sürüşü gerçekten eğlenceli mi? Yıkık kalelerin yanından incelemeden geçmek niye? İyi insanlar dinlenirken sürmek? O karanlık gölge ne? Zihnimin oyunu mu yoksa… farları yanmayan bir kamyon mu? Ağır vasıtalar elektrik tasarrufu yaparken yönlendirme bilgisi çok işe yarıyor. Türkiye yollarındaki çizgilerin (neredeyse) sürekli yokluğu yalnızlık hissini artırıyor. Gece sadece içgüdüleriniz ve diğer yol kullanıcılarının ışıkları size şeridinizin nerede başladığını ve nerede bittiğini söyler. Tabelamı? Çok az ya da çok fazla… ama her daima yanlış yerde ve yanlış zamanda. Yolu okuyacak tek kişi sizsiniz: hiçbir yardımcı ya da gösterge yok. Şu keskin bir şekilde sola dönen ışığa bak, viraj için hazırlan, lastiklerinin altında mıcırı hisset, şeridinin çok kenarına geldin… radyo geri geldi ve televizyondan daha iyi.
  6. Riske değer mi? Elbette benim cevabım taraflı. Artık hayatta olmayan eski dostum Mike’ın İngiltere’de 1000/24 sürüşlerini organize ettiği zamanlardan beri zaman ve alana karşı sürüyorum. Bir Magni Moto Guzzi bir gece Oxford yakınlarında beni yüz üstü bırakmıştı ve yeni bir motor alabilmek için fazladan 200 mil sürmek zorunda kalmıştım. Türkiye’deki ilk Iron Butt sürüşümü yıllar önce Michael Kneebone’un onayıyla yapmıştım benimle birlikte sürmeye gönüllü olan arkadaşım 150 kilometre sonra eve geri dönmüştü. Elbette taraflıyım; seviyorum. Bir tür meditasyon, disiplin egzersizi, adrenalin ve becerilerle yoğrulmuş fedakarlık. Yalan yok, bar sohbetleri yok: sen ve yol uzun bir kucaklaşmada. Kendini değerlendirme, kendini eğitme, kendini motive etme: beyin odaklanmış, ruh özgür ve yol şarkı söylüyor.
  7. Yönümüze dönen güneşin işaretleri. Gecenin sona ermesine az kaldı. Bu yerin adını defterime yazmaları gerekiyor: Akdağmadeni, Yozgat’la Sivas arasında, güzel bir benzin istasyonu: çay yok, kahve yok ve kurşunsuz yok. Birkaç kilometre geri dön: hala kahve yok, çay yok ama çok kalitesiz kurşunsuz benzin var. Selim’deki termosta dokuz saat önce doldurulmuş kahve var. Hafif sıcak kalmış harika bir lezzet. Hava soğuk, yaz olmasına rağmen hava sıcaklığı on derecenin altında, yazlık eldivenler ve üşümüş eller. Vücut tulumun içindeki hava balonunu bozmamak için hareket etmeyi reddediyor: kan dolaşımını canlandırmak için ellerimi bacaklarıma vuruyorum ve elcik ısıtmaları olan ve ayakları iki sıcak silindirle konforlu hisseden Selim’e imreniyorum. Aprilia kıskançlıkla tepki veriyor: her tür uzun mesafeyi yok edecek güce sahip hiç durmayan motor… 1.000 km geride kalıyor.
  8. Geri geldi: çocukken gün batımının son ışıklarından sonra güneşin geri geleceğinden emin olamazdım. Ama geldi, soğuk, beyazımsı bir şafakla kendini hissettirip sonra ufukta alçak, vizörümüzün tepesinde patlayarak. Gözlerinizi korumak için elinizi yüzünüze götürmeniz gerekiyordu. Azalan görüş asfaltsız yola denk geliyor: tam tahmin edileceği gibi. Upuzun giden bir “yol çalışması” kahvaltıya güzel bir alternatif.
    Toz ve Yumurta… üzgünüm yumurta yok. Sivas’ın köpekleri, cesur Kangal ve Karabaş cinsleri nerede? Henüz uyanıyor ve sürüyü topluyorlar. Mehmet Paşa Camii’nin ve Moğollar tarafından inşa edilmiş medresenin Çifte Minareleri nerede? İşte solunda dostum… ama bakma… gitmeye devam et.
  9. Refahiye: D-100 karayolunda bir nokta. Sürüşten birkaç gün sonra şimdi bile hatırlayamıyorum: bir benzin istasyonu, bir depo benzin daha. Bu maceradaki ortaklarımın yüzleri yorgun ama memnun görünüyor: gece bitti, güneş parlıyor ve sıcaklık artıyor. Anadolu biçilmiş ya da biçilmek üzere olan buğday kokuyor. Güzel ekmeğin kokusu ve hava tozdan sararmış. İran plakalı otobüsler fazla bagajın ağırlığıyla sürünüyor. Arsin Transport’un İstanbul, Frankfurt ve Tahran’da ofisleri bulunuyor.
  10. Yolları genişletmek için yolları genişlettiler ve bu koca devler sıcak yol hattının kenarında ölü yatıyorlar: eski zamanlarda gezginler için gölge yaparlardı: modern beyinlerse sıcağa karşı koyabiliyor. Seyir defterimdeki bir sonraki nokta için zihnimde hesaplama yapıyorum: Doğubayazıt’a kaç kilometre kaldı? Şu ana dek yaptığımız hız ortalamasını (gayet iyi) koruyabilecek miyiz? Trafik hafif ve yapabiliriz… Selim ve GS’i bir anda geçiyor, hızlanıyor ve bir Castrol yağ kamyonunu solluyor, önüne geçiyor ve sinyal vererek aracı durduruyor. Neler oluyor? Yaşlı bir adam olarak GPS’e güvenmiyorum, durup sorular sormayı tercih ederim, giderek kaybolma hissini severim. Ama Selim ve Alp GPS ustalarıdır ve şeytancasına hassas (ABD gücü sayesinde) makineleri tam olarak 1610 kilometreyi gösteriyor. Bin mil OMM Transanatolia Uzun Mesafe Sürüşünün hedeflerinden biridir: görüyorsunuz, Iron Butt’ın Kneebone Ustası nerede sürdüğünüzü ve yolun ne kadar zorlu olduğunu önemsemez: Saddle Sore kayıtlı uzun mesafe sürüşü için 24 saatte 1.000 mil yapılması gerekmektedir. Bunu Kanada otoyolunda, Alman otobanında ya da Türkiye’nin dağ yollarında da yapsanız, 1.000 mil olmalıdır ve 24 saatte olsa iyi olur.   Başardık: sonda şampanya. Şimdi sadece Castrol’den Sadettin Bey’e teşekkür edecek, ona zamanı ve kilometreyi kaydettirecek kadar vaktimiz var… artık gitme vakti.
  11. Biliyoruz: Pasinler son doldurduğumuz depo. Hava sıcak ve biraz serseme çeviriyor. Ermeniler tarafından inşa edilmiş ve Osmanlılar tarafından restore edilmiş kale ufukta, alçak yamaçta yükseliyor. Küçük Türkiye’nin aptal bir replikası ve içinde minik Kapadokya da var. İlerideki sarı ovalara bakarak sessizce içiyoruz. Horasan’ı gözler önüne seren büyük Kanyon bir anda karşımıza çıkarak bize sürpriz yapıyor: insan yüzü ve vücudu biçimli kayaların silueti, küçük motorların çok ötesinde gökyüzünde beliriyor; tuhaf virajlar da. Horasan’da yol güneye dönüyor. Buraya önceden Kars’tan ve Ermeni şehri Ani’den dönerken defalarca kez gelmiştim. Şimdi Karaköse’ye doğru sürüyoruz: manzara neredeyse taşlar, taşlar ve taşlardan oluşan bir çöle dönüşüyor. Solda yükseltiler ve dağlar: ve sonra önümüzde Ağrı Dağı’nın piramit şekli. Saatlerdir bu görüntü için bekliyordum: tepedeki karlarıyla kusursuz bir Dağın dengeli biçimi… geleneklerin Nuh’u, gemisini ve tüm hayvanlarını kondurduğu kutsal Dağ.
  12. Çobandere Köprüsü: dönüş rotası için randevu. Kırmızı platoda kırmızı görünen, Selçuk dönemi alçak rölyefleri bulunan zarif köprüye şimdi sadece kısa bir bakış. Doğubayazıt: (yerel broşürden) geleneksel Doğu mimarisini yansıtan tek “katlı”, kerpiç evleriyle geçmişten bugüne açılan kapı.  Doğubayazıt: (gerçekte) bir MadMax setinden çıkmış gibi, sefil yapıları, kirli sokakları, karmakarışık trafiği, şüpheli tüccarlarıyla tüm dünyanın unuttuğu nokta. Sefaletin inşa ettiği şehir ve İran sınırından geçen yolcular için Türkiye’ye hoş geldiniz gibi bir hakaret. Toz, çöp, bitmemiş beton binalar, hayvanlar ve insanlar ve tümü sıcak olarak ve ağır bir kokuyla servis ediliyor. Bu kokteylin keyfine varmak için daha sonra vaktimiz olacak. Şimdi sınıra doğru acele etmemiz gerekiyor.
  13. Sefalet sefaletle buluşunca. Küçük bir kulübe, güneşin altında pişen tır kuyruğu, barınak yok, korunacak bir yer yok: sadece bir kapı, birkaç bayrak, uzaktaki tepede taşlarla yazılmış ve doğada solmaya bırakılmış “Önce Vatan” yazısı. Çevrede insanlar, sıcak motorlara dokunan çocuklar: “İran’a mı gitmek istiyorsunuz?” “Hayır teşekkürler, biz vardık” Nereye vardık? Bu geçiş noktası bir varış yeri mi ki? Başkaları için değil, ama ciddi uzun mesafe sürücüleri için öyle. Fotoğraf: fotoğraf çekmeyin… askeri bölgedeyiz… ama Çeşme’den daha dün ayrılmıştık! Akdeniz’den bahsetmek bu yeri ve ruhları canlandırmışa benziyor. Gerçekten Çeşme’den mi geldiniz? Kaç saatte? Saate baktık ve geri koyduk… 24 saat içinde diyelim. Biliyorsunuz, saatte 70 km olan makul hız limitine her zaman uyarız.
  14. Hikayemiz hoş karşılandı: bir memur zamanı ve kilometreyi belgeledi ve resim çekmemize de izin verdi. Elimizi sıktı, Aprilia kaç para? Kaç yapıyor? Ne cevabım, ne zamanım ne de isteğim var. Türkçe ve Farsça cehaletime sığınarak halkla ilişkileri arkadaşlarıma bırakıyorum: bizi 1.873 km (1.163 mil) sorunsuz getirdiler. Sıcak, tozlu ve kalın bir böcek tabakasıyla kaplı olan motorlarımız bu sürüşün gerçek kahramanlarıydı. Her zamanki gibi, zorlu bir sürüşün sonunda motorlara sanki insanmışlar gibi duygusal bir davranış gösterdim. Güneşten olmalı.

Detaylar: Çeşme’nin merkezindeki Hotel Arinnanda’dan (Enlem 38°19 58’Kuzey, Boylam 26°18.24’ Doğu) hepsi One More Mile Group üyesi üç sürücü, Alp Berker Aprilia Caponord ile, Selim Demirel/Ankara BMW R1150 GSA ile ve Paolo Volpara Aprilia Caponord ile, Türkiye’yi batıdan doğuya geçen “Trans-Anatolia Sürüşü”ne başladı. Sürücüler 12 Temmuz Cumartesi günü öğleden sonra Gürbulak’a (Enlem 39°23 91’ Kuzey, Boylam 44°23 67’ Doğu) ulaştı. Devam eden sürüşte 18 derece boylam ve toplam 1.891 km kat edildi (GPS kaydı).